21 Kasım 2022 Pazartesi

Ay ışığını resmeden aysar: Sami Baydar




Dünya İnancı

ayla aramızda bu görünen deniz


kısa dağlar yok


başka bir uzaklık var


onun aysarlığında var


maddeye dönüşmüş


yanıma dek gelen engebeye bak


kuş uçumu dedikleri uzaklığa bak-


eğer kıvrımlardan çatlamadıysa


başımın altındaki yastık


ay ışığından kurumadıysa gitarım


kabımdaki sütü içmediyse aslan


kalbim her renkte çizgiyle


almıştır bu gece kanıma ay ışığını


burada düş görmediğime inan


aslan seni bekledi-


bir güneş dönüyor sana


senin bir düşün olsun, bunu al-


Sami Baydar


Mısralarıyla bir anlamda duyguları(nı) resmeder. Bazen sevdasının coşkusuyla şelale gibi çağlar, bazen öfkesinin hiddetiyle aslan gibi kükrer, bazen ütopyasını yahut hayalindeki masal dünyasını kâğıda döker, bazen tabiattaki güzelliklere olan hayranlığını aksettirir, bazen de yalnızlığın sığ sularında sükûnet içinde yüzer… Bir şair düşünün hem şiirlerinde iç ve dış dünya(yı)sını resmetsin hem de tuvalde fırçasını oynatırken birbirinden renkli şiirler koysun ortaya. Şair ve ressam Sami Baydar’dan söz ediyoruz. Henüz 50 yaşındayken dünyaya veda ederek yakınlarını ve sevenlerini büyük hüzne boğdu Baydar…

Sakin, sade, hassas, sorgulayan, insancıl, hüzünlü bir o kadar da naif bir sanatçıydı Baydar. Çevresine karşı her zaman ilgili bir insan oldu. Onun gibi dünyayla derdi olan herkesin, Baydar’ın şiir, öykü ve resimlerindeki fantastik dünyayı kavraması ve alt metni keşfetmesi mümkün. Edebiyat eleştirmeni-yazar Hülya Soyşekerci, Sami Baydar’la ilgili kaleme aldığı portre çalışmasında, “Dünyaya gelmiş bulunmanın çaresizliği ve çıkışsızlığını; dizeleri, cümleleri, figür ve renkleri içinde dillendiren, dünyayla derdi olan bir sanatçı olarak adımladı yeryüzünü...” satırlarıyla tarif eder şairi.

Soyşekerci’ye göre aklı özgür bırakan Baydar, bu sayede çok farklı dünyalar kurabiliyordu şiir, öykü ve resimlerinde. Sanatta mantık ve aklın sınırlayıcılığı yerine hayal gücünün özgürlüğüne yoğunlaşan Baydar, olanaksız canavarlar değil, ama kendi iç dünyasından dış dünyaya yükselen mucizevî şiir dizeleri, öykü cümleleri ve masalsı resimler yarattı. Usta şairin şiirlerini incelediğimizde Soyşekerci ile aynı şeyleri düşündük: “Dünyadan çıkış yolları”nı ararken sanat ve edebiyatın estetik dünyasına sığınan Sami Baydar, özgün imge, yaratım ve dil evreniyle anımsanacak.


Mermer bir akıl gibi gizli duvarlara dokunur

Şair Lale Müldür, Sami Baydar’la ilgili bir inceleme yazısında şairin şiirdeki betimlemeleri üzerinde durur. Müldür’e göre Baydar, betimlemesi gözlemlenen nesnesinin betimi olmaktan çok, dünyanın her an parçalanabilir olmasından kaynaklanan izlenim değişkelerinin, uzaklık ve açı değişikliklerinin bir çözümlemesidir. Bütün imgeler mozaik taşları gibi birbirine bağlanır. Öyle ki ortaya çıkan bir sistemdir neredeyse, bir “sinyaller sistemi”. Tüm bir dünya parçalanıp giderken -yazar dahil- yazının birleştirici, bütünleştirici gücüdür sergilenen… Sami Baydar mermer bir akıl gibi gizli duvarlara dokunur geçer...


Ayın değişkenliği sevdiği kadına yansır

Baydar, dünyaya (istemeyerek de olsa) gelmiş olmanın derin hüznünü hisseden ve okura hissettiren bir şair. Şiir ve öykü kitaplarının başlıklarına şöyle bir göz gezdirdiğinizde bile bunu anlamak mümkün: ‘Dünya Efendileri’ (BFS, 1987), ‘Yeşil Alev’ (Yayınevi, 1991) ‘Dünya Bana Aynısını Anlatacak’ (Korsan Yayınları, 1995), ‘Çiçek Dünyalar’ (YKY, 1996), ‘Varla Yok Arasında’ (Everest Yayınları, 2003), ‘Dünyadan Çıkış Yolları’ (Cumartesi, 1990), ‘Dünyada Anılara Bakıyorum’ (Yayınevi, 1991).

Baydar’ın hem duygu durumunu (keder, aşk, acı, ölüm) hem de hayalindeki dünya resmini en iyi betimleyen ‘Dünya İnancı’ şiirini inceleyelim. Şiirin bir özelliği de şairin baskısını görmeye ömrünün yetişmediği toplu şiir kitabı ‘Dünya İnancı’na (YKY, Kasım 2012) adını veriyor olması.

Dünyanın görünen yüzünde öteki alemleri düşler hep şair. Uzaklarda deniz ve dağların ardından ışıldayan aya bakarken evrenin ötesini görür ya da tahayyül eder. Esasen Ay, ona göre bilinen uzaklıkta da değildir. Ruhanî bir ayrılık/birliktelik söz konusudur aralarında. Ay’ın tuhaflık, değişkenlik ve kararsızlığı sevdiği kadına da yansımıştır. Ay’la olduğu gibi aşkla arasında gizemli bir bağ vardır. Aslında tüm kadınlar Ay’ın etkisindedir, onun ışığını yansıtır dünyaya. Ay hareketlerine göre kadının huyu, düşüncesi ve ruh hali döner değişir:

“ayla aramızda bu görünen deniz


kısa dağlar yok


başka bir uzaklık var


onun aysarlığında var”


Ötelerle haşır neşir olduğu, mısralarının yanı sıra resimlerinde de göze çarpar Sami Baydar’ın. Melek kanatlı insan diyalogları, ürkütücü insan ve uzaylı portreleri, duyguları tasvir eden karakalem çalışmaları, gerçeküstü veya mevsimlerin birbirine karıştığı manzara resimleri dikkat çeken temalardan yalnızca bazıları. Nitekim somut uzaklık yoktur Baydar için. Dağ, engebe, bütün yeryüzü aslında soyut olanın cisimleşmesinden ibarettir. Marifet, soyutu hissedebilmek, dizelere dökebilmek ve resmedebilmekte saklıdır:

“maddeye dönüşmüş


yanıma dek gelen engebeye bak


kuş uçumu dedikleri uzaklığa bak-“



‘Dünyadan çıkış yolu’nu şiir ve sanatta bulur

Baydar, yaşadığı dünyaya ait hissetmez kendini. İradesi dışında dahil olduğu bu huzursuz atmosferde, edebiyat ve sanatın teskin edici gücüne yaslanır. Bu sayede hayata katlanır. Fakat çevresinde yaşanan zulüm, haksızlık ve kötülüklere ilgisiz değildir şair. Melek kanatlı kadınlar, narin kuğular ve çocuklar, şairin mazlumlarla empati kurduğunu gösteren resim ögelerinden birkaçıdır. Geçirdiği mide rahatsızlığı sebebiyle fizikî acıyı da derinlemesine hisseder Baydar. Belki yaşadığı hastalıkların etkisi, belki yaşamı kabullenemeyişi, belki de bitmeyen dünya derdi, onun içine kapanıp yalnızlığına sarılmasına yol açar. Erken yaşta yüzündeki kırışıklıkları fark eder. Geceler boyu tuval ve kâğıtlarının başından ayrılmaz. Sürekli bir şeyler yazar yahut çizer. Kimi zaman da gitar çalarak müziğin büyüsüne bırakır kendini:

“eğer kıvrımlardan çatlamadıysa


başımın altındaki yastık


ay ışığından kurumadıysa gitarım


kabımdaki sütü içmediyse aslan”


Her ne kadar hüzün ve acı yüklü bir insan olsa da aşık olduğu kadın için aslan misali kuvvetli ve cesurdur şair. Kalbindeki resim, sevdiğinin ay ışığında yansıyan zarif suretidir. O, kadını için güneş kadar sıcak ve kucaklayıcıdır. Tabii bu düşü gerçeğe çevirmek, sevginin beslendiği kadına bağlıdır:

“Kalbim her renkte çizgiyle


almıştır bu gece kanıma ay ışığını


burada düş görmediğime inan


aslan seni bekledi-


bir güneş dönüyor sana


senin bir düşün olsun, bunu al-”


Aşk düşünü gerçekleştirdi mi bilinmez ama merak ettiği ötelere doğru yolculuğa çıktı Sami Baydar. Ardında aysar şiir, öykü ve resimlerini bırakarak...

ÇAĞLA GÖKSEL ÇAKIR






'Keskin' bir aşk tarifi!

 



AŞK

Aniden. Birdenbire, beklenmedik olandan...

Beklemeyene: Dilegelen bir dünya.

Vahiy gibi, en çok ona benziyor.

Baharın karnını öptüğüm rüya.

O yüzden "ayak"landım, yukarı ağdım.

Sana vardığımda ağlamam bundan...

Adını andığımda sıcak akıyor bütün nehirler

Dünyayı dolduran sözü olduran o.

Ve ben ne desem şimdi, benden değiller.

Hâlâ soruyor musun bana, aşk ne demek:

O en "bir" ve "tam" olana yürümek.

Durup durup geçmesin içinden ağlamak

Dur, neden ağlıyorsun ca'nım,

yetmez mi ikimize bir sağanak...

Birhan Keskin


Aşk, her kalpte farklı esrarda yaşanır. Kimi onu bir sağanağın ardından burnuna konan toprak kokusu gibi narin hisseder… Kimi çisil çisil yağan yağmur misali yavaşça özümser… Kimi müziğin aykırı notalarında duyar… Kimi de aşık olunca kalbine yıldırım düşmüş gibi yerinde duramaz… Yanar… Kavrulur… Hasılı aşkın tek bir tarifi yoktur. Her kalp kendi ölçeğinde yaşar bu duyguyu… Yoğurur… Öğütür içinde… Mahsulü ise ya yüzlere siner ya tavırlara ya da kelime olur dökülür mısralara…

Mısralarında 'aykırı ruhların' kendini bulduğu Birhan Keskin'in 'aşk' tanımı da aynı düzeyde sarsıyor okuru. Nedir Birhan Keskin şiirinde aşk? Onun kaleminde nasıl yanar döner, nasıl derinleşir, nasıl devşirilir?

Her bünyede ayrı fırtınalar koparan aşkın tanımını kalemi gibi ‘keskin' yapıyor şair:

“Aniden. Birdenbire, beklenmedik olandan...

Beklemeyene: Dilegelen bir dünya.”


“Baharın karnını öptüğüm rüya”

‘Kerem' yahut ‘Mecnun', bu kasırgaya hiç beklemediği bir anda yakalanıyor. Beklemeyen konumundaki ‘Aslı' ya da ‘Leyla'nın da benzer şekilde nutku tutuluyor. O andan itibaren konuşan; karşılıklı atan iki kalp arasındaki ‘tılsım' oluyor. Bir nevi ‘vahiy’ olarak algılıyor aşkı şair:

“Vahiy gibi, en çok ona benziyor.”


Kim bilir; manevîyat yüklü bir metin ya da esrarlı bir kapıdır o, şair için. Aralandıkça kendine çeken, merak uyandıran, ama çoklarımızın ‘asıl manası'nı keşfedemeyeceği bir kapı. Belki de bu yüzden “Baharın karnını öptüğüm rüya” tarifini veriyor Keskin. Bu mısra, aşkın gerçeküstü olduğuna da atıfta bulunuyor.


Baharın muştusu, hazan yahut dram

Her ne kadar hülya olsa da aşkı somut ögelerde yaşıyor, somut dünyayla özdeşleştiriyor insanoğlu. Kalbe ‘ilk düştüğü anda' çetin kış mevsimini yaşatmıyor kişiye aşk. Yürek bahçesinde tomurcuk tomurcuk filizleniyor... Rengarenk çiçekler açıyor... Ve olgunlaştığında meyveye duruyor… Usta şairin tanımladığı gibi ‘baharın muştusu’ o muhakkak. Aşk, kalbe ilk düştüğü anda ilkbaharı hissettiriyor. Fakat kavurucu yaz mevsiminin ardından birçoklarında hazana dönüyor aşk. Pembe benizleri sarartıyor… Sıcak elleri titretiyor... Katre katre dökülüyor simalardan… Sonrası akşam, sonrası karanlık, sonrası ayaz, sonrası kalpleri üşüten kış, sonrası acı bir dram: Ayrılık!

Ayrılığı sezmiş olacak ki,

“O yüzden ‘ayak'landım, yukarı ağdım.

Sana vardığımda ağlamam bundan...”

dizelerini kaleme alıyor şair. Belki de giden aşkın(ın) ardından o da sulara karışıp akıyor:

“Durup durup geçmesin içinden ağlamak

Dur, neden ağlıyorsun ca'nım,

yetmez mi ikimize bir sağanak?”


Küller yürekteki 'süveyda'yı kaplıyor

Özünde beşerî bir ayrılık var aşkın. Hele vuslatın kilidi açılamıyorsa, daha da harlanıyor ateş. Buluşmanın imkânsızlığına rağmen ‘maşuk'un adı anıldığında dış dünyadaki akış donuyor. ‘Aşık'ın içinde ise sular kaynıyor. Şair bu hali, “Adını andığımda sıcak akıyor bütün nehirler” dizesi ile yansıtıyor.

Kavuşma gerçekleşmediğinde aşk alevinin iyice harlandığından bahsettik. Ancak kor, her daim ateş halinde kalamıyor. Gün gelip sönüyor. Talihli olanlarda duman, aslolana yükseliyor. Küller ise yürekteki ‘süveyda’yı (siyah nokta) kaplıyor. İşte hakikî âşık, gökten kalbine yağan ilahî küllerin sarhoşluğuyla Tanrı'ya divane oluyor. O'nu özümseyebilmek için Mecnun misali çöllerde dolanıp duruyor. Şair de;

“Dünyayı dolduran sözü olduran o.

Ve ben ne desem şimdi, benden değiller.”

dizeleriyle bu divaneliği kastediyor.

Birhan Keskin gibi aşkın sonsuzlukla örtüştüğünü düşünür pek çokları. Yazanın bir şiirinde olduğu gibi:

“kana kana içmiştim suyu bakışlarından

ayrılıkmış ezelî tadı

içime çocuksu hazla koşturan

sus masum mısraları

sonsuzluğa yutkun…”

Hâlâ merak mı ediyorsunuz “Aşk ne demek?” diye? Öyleyse nihaî cevabı şair versin: “O en ‘bir' ve ‘tam' olana yürümek.”


ÇAĞLA GÖKSEL ÇAKIR

W. B. Bayrıl'ın Şifresi

 



Gerilim romanı tutkunları Dan Brown ismini çok iyi bilirler. Ünlü yazar, beyaz perdeye de aktarılan ‘Da Vinci Şifresi’ adlı kitabıyla adeta hafızalara kazınmıştır. Entrika ve tehlikenin iç içe geçtiği roman, okuru; kelime oyunları, gizem, komplo ve bulmacalarla örülü tarihî bir öykünün içine sürükler. Dan Brown’un şiirdeki izdüşümü bizce Vural Bahadır Bayrıl, namıdiğer W. B. Bayrıl. Öyle ki usta şair Bayrıl’ın şiirleri de okuru gizem, entrika, tarih, mit ve kelime oyunlarıyla dolu bir dünyanın içine çeker.

Bayrıl’ın mısralarını anlayabilmek için öncelikle onun şifrelerini çözmek lazım. Dolayısıyla bir dizede ya da şiirin tamamında aslında ne demek istendiğini kavrayabilmesi için kıvrak bir zekâya sahip olması gerekir okurun. Cam, elmas, ayna, cisim, şer, melek, tay, zamir, iris, tereke, bahçe, taş, gölge, suret, gül, arzu, ten, tenhâ, hâle, asri, lâin, ikon, şark, lotus ve zambak, Bayrıl’ın şifrelerinden bazıları. Aşk, yalnızlık, günah, sorgulama ve isyan temalı şiirlerle dikkat çeken şairin dünyasında; bilim, felsefe, müzik, tarih, mimarî ve mitoloji geniş yer tutar.


Birbirine bakan aynalar…

Dan Brown’un ‘Melekler ve Şeytanlar’ (2000), ‘Da Vinci Şifresi’ (2003), ‘Kayıp Sembol’ (2009) ve ‘Cehennem’ (2013) romanları arasındaki zincir, W. B. Bayrıl’ın kitaplarında da göze çarpar. ‘Melek Geçti’ (1992), ‘Şer Cisimler’ (2000), ‘Arzuda Tenhâ’ (2009) ve son kitabı ‘Elmas Sıkıntı’ (2016) birbirini selamlayan şiirlerden oluşur. Şair bir söyleşisinde bununla alakalı, “Melek Geçti, Şer Cisimler ve Arzuda Tehnâ, birbirine bakan aynalar gibidir. Öyle kurdum bu kitapları ben…” der.

Bayrıl’ın mısralarında şifrelerin saklı olduğunu belirttik. Hünerli şair, adeta esrarlı bir kelime hazinesidir. Sözcükleri birbirinden çok farklı anlamlarda kullanır. Belirsizlik ve çok anlamlılığın hakim olduğu şiirlerini kelime oyunlarıyla süsler. Bayrıl’ın hocası ve ustası Hilmi Yavuz haklıdır. Sihirlidir onun şiir dili. Sürekli “büyü üretir”. Yavuz, şairin ilk kitabı ‘Melek Geçti’ için kaleme aldığı yazıda tam da bu noktaya işaret eder: “…Gerçekten iyi şiir, ‘nitelikli’ okura (bu türden) soruları sordurtan bir belirsizliği içerir. Şiir dilinin çok-anlamlılığını, gündelik yaşamın tek anlamı amaçlayan dilinden ayıran da bu değil midir? Şair, ilk şiir kitabı ‘Melek Geçti’de hem geleneksel hem de modern olanı göz alıcı bir duyarlılık söylemiyle şiirselleştiriyor. Bir ‘büyü üretimi’dir bu; Valery, Baudelaire’in şiiri bağlamında bunu söylüyordu. Evet, öyledir, bir ‘büyü üretimi’dir şiir ve Melek Geçti işte tastamam bunu yapıyor.”


“Çocuk, çilleri güneş lekesi”

Kendisine 1992 yılında ‘Behçet Necatigil Şiir Ödülü’nü getiren ‘Melek Geçti’deki ‘Girdap’ şiirinde çocukluğuna seyahat ederiz şairin. Çocukluk temaları; kızıl tilki, ikindi, bahçe, güneş, kuyu ve tabii ki annedir. Mevsim yaz, vakit ikindidir. Bayrıl, kızıl bir tilkiye benzettiği yaz mevsimini odasındaki camın arkasından izlemez. Çıkar bahçeye. Tüylerini dalgınca bahçeye sürten kızıl tilki belki de kendi çocukluk halidir. Masum çilli yüzüyle kuyuya bakarken, geçmişine gider:

“Camda çıkan güzel yangın

kâğıda indi. Mevsim kızıl

bir tilki, sürtüyor tüylerini

bahçeye dalgınlıkla.

 …

Çocuk, çilleri güneş lekesi,

eğilmiş kuyuya bakıyor.

Serin girdabına bakıyor

geçmişin.”

Şiirin devamında sarı saçlarıyla annesi gelir yanına kızıl saçlı şairin. Ayrılığın acısıyla yüklüdür annenin yüreği. Uzaklara bakarak gözyaşı döker. Zira aradan yıllar geçse de kapanmaz aşk yarası:

“Bal rengi saçların kederi…

çırpınır nikelajda. Parmağında

suya bıraktığı alyansın pembe

izi. Kabuk tutmaz ki, mazi açık

bir yara. Anne, eteklerinde kesik

saç yığını, bakar ve ağlar ufka.”

Yıllar sonra Bayrıl anlar ki, aynı acının girdabına bu kez kendisi kapılmıştır:

“Yazık geç anladım,

o müphem saatler boyunca

kuyu da benmişim meğer su da!”


'Şer Cisimler'e Yılın Şiir Kitabı ödülü

Şair, 2000 yılında ‘Şer Cisimler’ adlı ikinci kitabıyla Türkiye Yazarlar Birliği’nin ‘Yılın Şiir Kitabı’ ödülüne layık görülür. Kitaptaki şiirlerden belki de en etkileyici olanı ‘İns’. Şairin insan ve Yaradan tahayyülüne şahit oluruz şiirde. İnsan, Yaratıcısı’nı keşfetmeden önce taş bir gölge, kusurlu bir gövdedir. Fani ‘beşer’in, ötekine yahut öbür dünyaya duyduğu merak, zamanla arzuya dönüşür:

“Işık zamandır. Taş

gölge, dinlenirken tende.

... Kusurlu güzelliğinden

habersiz Gövde, Öteki’ni bekliyor.

Arzu’nun akşam gibi seyreldiği

bu sahillerde.”

Birden şimşek çakar. Bayrıl’ın ‘kainatın dalgın lisanı’ şeklinde tanımladığı insanoğlu, karanlık ruhunda hissettiği ani sarsıntı ile arşı (Büyük ev) ve Allah’ı bilmek ister:

“Şimşek!

ve zulmet içindeki ruhta ani

bir sadme!

Büyük ev! Ürperirdi orda

şeffaf kuşkularıyla, kainatın

dalgın lisanı.”

Sonunda Allah, ayetlerini indirir yeryüzüne. Yaradan’a tevekkülle teslim olan ins, Aşk’a ulaşır böylece. İnsan arşa yükselirken, melekler çekilir huzurdan. Sonra ne mi olur? İnsan ol(a)mayan zamirlere ilahî anlam kapanır. İnsan dünyada sadece anılan bir şey olur:

“Allah sıkılıp, sonunda harfleri saldı.

Aşk

saçıldı. Aralandı.

tevekkülle varlığın taçyaprakları.

Arz’a akkor kelimeler yağdı dün gece.

Gördüm. Melekler çekildi huzurdan.

Kitap, zamirlere kapandı.

Sonra… çok ama çok sonra anılan bir şey

oldu insan.”


Yazmanın kehribar sessizliği: Arzuda Tenhâ

Söz ustası şair, 2009 yılında çıkardığı ‘Arzuda Tenhâ’ kitabında büyüleyici tasvirlerini daha da zenginleştirir. Edebiyatçı Sabit Kemal Bayıldıran, onu şu sözlerle över: “Şiir işçiliği mükemmel olan Bayrıl, bir mimar gibi, her taşın işlevini, çağrışımını, bağlamını düşünerek, araştırarak kullanıyor. Bu da onu iki kitapla bir ‘usta’ kılıyor.”

‘Arzuda Tenhâ’da yer alan şiirler bir bütünün parçaları gibidir. Ayna, yara, ten, arzu, tenhâ, anne, insan, şair, çocuk, cam, asri, lâin, serencâm, taş orman, bahçe, şer, hâle, kadim, iris, zamir, gül, acı, taşra ve şark yapıtta sık sık yinelenen ögelerdir. Şiirlerde mitolojik unsurlar ve Latince deyişler göze çarpar. Daha kitabın ilk şiiri ‘Ten Geçilir!’de kendimizi efsanelerin içinde buluruz. W. B. Bayrıl’a göre esâtir (mitoloji), şairin evrenidir. Burada görkemli bir sessizlik hakimdir:

“Esâtirler bahçesi. Yazmanın

kehribar sessizliği. Altın sûretlerde

okunan, yokluk içre oturmanın görkemi.”

Şiir; kadim ve ezelî varoluş bilgisi, başlangıç, boş bir levha ve beyaz bir sayfadır:

“Yapraklar perişan. Ten geçilir burada.

Buda… Kadim bilgi.

Neler yazılı orda?.. Alemlerden

önceki göğün altında, şeffaf bir gül

gibi kamaşan levha. Oluş’un beyaz

sevinci.”

Karanlık bir yelkovan ritmi

Dünya ise taş ormandır. Geçici, sahte ve duygusuz olandır. Bir yansımadan ibarettir:

“Akis. Mekânda karanlık bir yelkovan

ritmi. Uçucu an!

Burası dünya, burası taş orman!”

Varoluşu taşımak kolay değildir. Kadim bilginin kefareti vardır. Fakat şair, kadim varoluş bilgisinin bedeli ne olursa olsun ödemeye hazırdır:

“… Seç kefaretim hangisi:

Mazlumların âhı? Zalimlerin zulmeti?..

Hazırım ödemeye her şeyi… Gel ve al!

Buysa, ruhumda kırılgan bir tay

gibi varoluşu taşımanın bedeli.”


Afrodit ve Adonis aşkı

‘Satranç’ şiiri de bir esâtiri anlatır. Tanrıların haz ve kibirleri için savaştığı Yunan mitolojisine götürür bizi Bayrıl. Efsanenin yaşandığı coğrafya lanetlidir. Güzellik ve aşk tanrıçası Afrodit, kendisine yeterince tapınmayan Suriye kralının kızı Myrrha’yı cezalandırır. Kız bir mersin ağacına dönüştürülür. Afrodit, ağacın gövdesinden doğan ölümlülerin en güzeli Adonis’e aşık olur, Adonis de Afrodit’e. Bayrıl, yaşadığı aşkın şiddetiyle kendisini Adonis’e benzetir. Bazen de ateşte yanmadığına inanılan efsanevî hayvan Semender olarak tahayyül eder benliğini:

“Suda iç içe akisler: Adonis ve Semender.

Hangisiydim ben? Kimdi O? İnsan neden

katilini sever?

Soruların satrancı uzadıkça,

ağaçlar, göğe doğru atlaşırdı...”

‘Eksik Tay’da çiğ insanı ve şarklı şairi betimler Bayrıl. Uçarı bir güle benzetir fıtratını tanımayan insanı. Kendini bilmeyen beşerin ruhu, eksik taylar gibi oradan oraya koşturur. Lakin vakti dolduğunda zamanaşımına uğrar böyle insan. Şair ise kendini bilendir, farkındadır benliğinin. Yaşamı boyunca hakikatin peşinden koşar. Sorgulamaları sayesinde yeryüzünün sırrına vakıf olmayı başaran şair için en önemli nesne ise aynadır:

“Zamanı kat yerlerinden açsak,

bilir misin, o havaî gülden

iz kalmaz!

İşte mürûru zamana uğradı insan.

Buralarda, bu mahşeri harf pazarında,

Şaire aynadan başka nesne satılmaz.

Şark’ta hakikat aynasız anlaşılmaz!”

Kötülüğün cisimlendiği o eşik

Bayrıl, kitapla aynı adı taşıyan ‘Arzuda Tenhâ’ şiirinde şairi tarif etmeyi sürdürür:

“Şair:

Ak kâğıtta asırlardır yol alan inatçı karınca!”

‘Aynadaki Yara’da acıyı güle, şarkı tenhâ bir anneye benzetir. Dünya taş orman, insan dünyaya tutsak bir gölgedir ona göre. Yara ise ancak hissedildiğinde gerçektir. Dolayısıyla: “Aynadaki Yara, asla

yaranın kendisi değildir!”

‘Kritik Kütle’de Latince deyiş ‘momento mori’ ile fani-geçici olan insan ve dünyayı imler şair. Mazinin, şimdi ve tekrarlayan tarihin sonu olduğunu vurgular. Aslolan öteki dünya, berzâh âlemi ve mahşeri kavrayamayan suretlerdeki kötülüğü ve gayri ciddiyeti mısralara döker:

“Zamirlere bakıyoruz. Kötülüğün

cisimlendiği o eşiğe. Takırdayan iskeletler, dans ediyor hâlâ

mahşerî harflerle.

Momento mori! Yazıdaki bir anlık

hâle. Gel geç imâları zamanın. Diyor

ki: ‘Ne çok oyalandın mazide

ve tekerrürde.’”


Mevsimden taşan musîki

‘Fanfar’ şiirinde mevsim ve şehrin musîkisini dinleriz. Fanfar üflemeli çalgılardan oluşan bir orkestradır. Fakat bu musîki, dinlendirici değildir. Hayli gürültülüdür. Böyle bir ortamda pek huzurlu olamaz insan:

“Mevsimden taşan musîki. Gümüş farfar

Sirenler. Bacalar. Kara enerji. Yayılır

dalga dalga. Tehir edilir hep sonraya

günün nadir sevinci.”

Bayrıl, şehirdeki kalabalık insan yığınlarını, camekânlı binalarla özdeşleştirir. Alışveriş çılgınlığı ve eşyayla şeytanî birliktelik, duyguyu alıp götürmüştür meta halindeki gövdelerden. Kötülük esir almıştır bedenleri. İnsanlar, kendine tapınan çağdaş putlara dönüşmüştür adeta:

“Cam adamlar, cam kadınlar. Gövdeleri elmas çiziği…

Çarşılar. Eşya ile temâşânın şeytanî kesişmeleri. Asri ikonalar. Mekânda

kötülüğün kendiliğinden cisimlenişi.”

‘Ebru’ şiirinde ölümü ve kabir âlemini prova ederiz. Akşam, ölüm vaktinin geldiğinin işaretidir. Ömrün miadı dolmuştur. Çocukluk bahçesi yıkılmıştır. Ayna, aslolanı yansıtmaz. İnsana fani olduğunu unutturan şer bir cisimdir. Şiirse, berzâh âlemindeki kayıp ruhların dilidir. Kabir hayatının kaçınılmaz olduğunu bilen şair, çaresiz her alacakaranlıkta gözyaşı döker:

“Akşam. Serencâm! Bahçe yıkıldı. Gam

Ayna şer. Bakış mülkü ziyan.

Sükûtun vadesi doldu. Yırtıl

sın o ezeli güldeki intizam!

Işıyınca içimizde, kayıp ruh

ların berzâhı olan lisân.

Şuara, söyle kim vardır biz

den başka, fecre böyle bakıp

bakıp ağlayan?”

‘Lotüs’te varoluşu, insanı ve Allah’ı tasvir eder Bayrıl. Gizemli, kutsal bir çiçektir nilüfer. Beyaz ve saftır. Allah’ın eksiksiz olduğunun ispatıdır:

“Sendeki esrâra bakarım. Ey kutsal

bitki.. Ruh ile gülün alaşımı.

Varlık dinlenir… Bahçe olurken

ve Olmak yapraklarda henüzken…

Sendin hilkâtin ürperen ırmağı.

Bu olmalı hepimize aratan, Tanrı’daki tamamlanmışlığı.”

İnsansa eksiktir, lanetlidir. Dünya yükünü sırtlayan bir hamaldır:

“Neresinden bakılsa eksiktir insan.

İnsan ki lâin serencâm. Tahammül mülkünün çırağı.”


Kış temrinleri ile yüzleşme

‘Kış Temrinleri’ şiirinde Cenap Şahabettin’in unutulmaz eseri ‘Elhan-ı Şita’yı (Kış Nağmeleri) selamlar W. B. Bayrıl. Cenap Şahabettin, Elhan-ı Şita’da kış mevsiminin kendisinde uyandırdığı ölüm, çaresizlik, yetimlik, ayrılık, yalnızlık, ümit ve özlem duygusunu; tabiatta gözlemlediği yapraksız-çiçeksiz ağaç, solgun bahçe, beyaza bürünen kara toprak, eşsiz-yetim kuşlar (güvercin, baykuş) ve ölü kelebek öğeleriyle mısralara döker. Bayrıl’ın ‘Kış Temrinleri’nde de benzer temalar vardır. Şairin bir dönem alkışlarla yahut kıskançlık ve beddualarla geçen ömrünün geçici, dünyadaki her şeyin eksik ve ölümlü olduğu vurgulanır. Şiir bile geçici harf heykelleridir. En acısı da budur şair için:

“Kış temrinleri: Elhan-ı şitâ! Ruha

şifa veren sesler. Anlarız yıllar

sonra. Hiçbir kar, değmezmiş

bu alkışa.

Kırılgan mimari. Dünya eksik

bir söyleşi. Varolalı beri. şinâ

şuara kargışa.

Kelimelerden, geçici harf heykelleri

yapan beceri. Zamirlerin hevesi,

âh bilinseydi, ne taşınmaz bir ezâ!”

Kış mevsimini ölüm, kimsesizlik, yalnızlık, kir ve maskeli insan yüzlerini çağrıştırdığı için sevmez Bayrıl. Bir an önce yazın gelmesini ister:

“Eldivenler giyse de kirlidir oysa

karın şeffaf elleri. Tutun, mânî olun,

dönelim yaza.

Kış temrinleri, yüzleştirir çünkü,

Çocukları yas, babaları beyazla.”


Elmas Sıkıntı: Hâlesi çoktan yitmiş bir asrın ruhtaki beyhude çırpınışları

Şair Ali Günvar, “Ne yazsa, güzel yazar” der W. B. Bayrıl için ‘Elmas Sıkıntı’ kitabında. Merhum şair Seyhan Erözçelik, “Kesinlikle kıskandığım tek şair” ifadelerini kullanır. “Acırım onun eline düşen kelimelere!” diyen şair Haydar Ergülen, ‘Elmas Sıkıntı’ için kaleme aldığı incelemede şunları yazar: “W. B. Bayrıl, şiirinin önüne geçmeyen bir şair. Sanırım bu, şiirinin fazlasıyla yeterli olmasından, şiirde olduğu gibi şiirine ilişkin olarak da fazla söze gerek duymamasından.”

Melek Geçti, Şer Cisimler, Arzuda Tenhâ kitaplarında günah, fanilik, kötülük, arzu, dünya, şiir, şair ve insan betimlemeleriyle hafızamızın sınırlarını zorlayan Bayrıl’ın son yapıtı ‘Elmas Sıkıntı’da (2016) genel bir huzursuzluk hali ağır basar. Adeta yalan çarkına dönen dünyada akl-ı selim olan çokları gibi onun da canı hayli sıkkındır. Şairin bu halet-i ruhiyesi kitabın tamamında kendini gösterir. Bayrıl, esere adını veren açılış şiiri ‘Elmas Sıkıntı’da ruhsal yorgunluğunu ortaya koyar. Ergülen’in dikkat çektiği gibi şair, daha ilk dizede okuru Turgut Uyar’ın büyük sıkıntısına, ‘Geyikli Gece’ şiirine gönderir:

“Gece, aralandığında geyik

yaralıdır. Yatar kâğıtta. Aşın

mış harf heykellerinden bir

ormanda. (Bkz. Hiçliğin Tadı)”.

“Hayatlarımız artık süslü alıntılar yığını!” saptamasını yapan şair, asrımızdaki insanların melekî özelliklerini bir başka deyişle iyilik hâlelerini yitirdiğine inanır:

“Elmas sıkıntı. Hâlesi çoktan yitmiş

bir asrın, ruhtaki şu beyhude

çırpınışları!”


Kayıp Hâle ilanı

Ergülen, elmas dizelerle yapılan bu sorgulamayla ilgili şu tespitte bulunur: “Işığı kıran ve yansıtan, öte yandan da en sert mineral olan elmasın kesici özelliği de Elmas Sıkıntı, şairin çağından duyduğu büyük kederi, adeta bir miras olarak devraldığını, bir gelenek olarak sürdürdüğünü imler.” Bu arada Bayrıl’ın kendi iyilik hâlesini kaybettiğini, ‘Arzuda Tenhâ’ kitabının sonundaki ‘Kayıp Hâle’ ilanından anlarız: “Son kullanma tarihi dolmuş, nikelajı dökülmüş bir adet hâle, Üsküdar’a giden bir takside, unutulmak suretiyle kaybolmuştur, HÜKÜMSÜZDÜR.”

Geleneğe bağlı bir şair olan W. B. Bayrıl, ‘Elmas Sıkıntı’yı ‘üstad’ dediği Hilmi Yavuz’a adar. Kitabın yazılış hikâyesini Haydar Ergülen, şu sözlerle dile getirir: “W. B. Bayrıl 1936 doğumlu, Türkçenin büyük şairlerinden Hilmi Yavuz’a 80. doğum günü armağanı olarak bu kitabı hazırlar ve bu evrensel adama geleneğine kendini bağlar. ‘Elmas Sıkıntı’da ayrıca Cioran, Baudelaire ve Rilke’den de uzun ve derin alıntılar var. Rilke, Bayrıl’ın en derin ve yakın akrabası.”

Elmas Sıkıntı’nın başında yer alan prolog (öndeyiş) ve her şiirin öncesinde yapılan izahatlar dikkat çekicidir. Gelecek şiirin bir nevi açıklaması gibi duran bu izahatlara, ‘düzyazı şiir’ de diyebiliriz. Mesela ‘Elmas Sıkıntı’ şiirinden evvel şu tasviri yapar Bayrıl: “Sıkıntı, kendi kendine yarılan zamanın içimizdeki yankısıdır… boşluğun açığa çıkmasıdır, hayatı destekleyen- ya da icat eden- o sayıklamanın kurumasıdır.”

Usta şair, ‘Çentik’ şiirinde, yazının sahte ve geçici olduğunu ifade eder. İnsan zihninin -deneyselci görüşün savunduğu gibi- ‘tabula rasa’ yani ‘boş levha’ olduğuna inanır. İnsan, boş zihnini hayat tecrübesiyle karartacak yahut beyaz bırakacaktır. Kötülük-günah ve/ya iyilik-sevap yaşandıkça kazanılacaktır. Şiir, şair için geçici dünyadaki en saf ve kalıcı şeydir:

“Yazı. Sahte güzellik! Yitik

ayla! Kelimelerse, sert

kemik ve pürüzsüz formika

duygusunda

Okunacak ne kalır ah

şapta, o ilk ağacın silik

hâtırasından başka?

-tabula rasa!

tabula rasa!”

Eserin ikinci bölümünü oluşturan üç şiirin adı Latince bir deyiş: ‘Ora et Labora (Dua et ve çalış)’. Aynı adı taşıyan bu şiirlerde, kelime oyunlarıyla birlikte tekrar eden mısralar ilgi çekicidir. Yinelenen dizeler, şairin ruhunu kaplayan sıkıntının ne denli bunaltıcı olduğunu kanıtlar:

“bütün o kendi üstüne kıvrılan

şeyler: kitap, mendil,

düşünceler…

Şimdi’nin raptı

Mesela jilet

yüzeyindeki ışık oyunlarıyla ödenen.

Keskin. Kesif. Yırtıcı.

ufuklarda nasıl gri bir sıkıntı

bunlar bir yırtığa bakmanın

tuhaf hazları

hipnoz

retina hafızası

yarı

…”


Voici le temps des Assassins!

Kitap, klasik Fransız noir’e gönderme yaparak son bulur:

“Söylenmişti zaten, evvelden çok

evvelden- Voici le temps des Assassins! (İşte Katiller Zamanı)”

“Bu göndermenin sebebi nedir?” diye sorarsanız. Cevap, şairi çepeçevre saran ‘elmas sıkıntı’da saklı...

W. B. Bayrıl, ‘Suret Bilgisi’ şiirinde, eserini adadığı üstad Hilmi Yavuz’u selamlar. Hüzün şairi Yavuz, “Hüzün ki en çok yakışandır bize/ Belki de en çok anladığımız” mısralarıyla çoklarının zihnine kazınmıştır. Kelime ustası şair Bayrıl da ‘Suret Bilgisi’nde yer alan “Ki içlenmektir bu coğrafyada, hep/ imizin en büyük hüneri.” dizeleriyle aklımızda kalacak belki de.

Yazanın hüznünü yansıtan dizelerle noktalansın incelememiz:

“donuk suretiniz sizin

boğuyor düşünceleriniz

acı saymayı bilmezsiniz

ah desem ne çare size

umut katilisiniz siz

yabancılaştım ülkeme sayenizde

sorun var sizin yüreğinizde

ya da benim bitmeyen hüznümde”

ÇAĞLA GÖKSEL ÇAKIR