21 Kasım 2022 Pazartesi

Saklanmak mümkün mü hüzünden?

 



Melankoli kelimesi dile getirildiğinde gayri ihtiyari "şairleri" düşünür pek çoğumuz. Özellikle şiirle hemhal olanlar, bu sözcüğü çok sık kullanır, yaşar, yazar ya da yansıtır... Burada melankoli=şiir, melankolik=şair yakıştırmalarını yapsak yanlış olmaz. Zira melankoli, en çok da şairi anlatır. Değil mi ki melankolik ruh haline bürünmeden ilham denizinde yol alamaz şiir ehli. En vurucu, en içten, en unutulmaz mısralar melankolik anlarda yazılmıştır muhakkak...

Melankoli; hüzünlü, acı çeken, yalnız, umutsuz bir insanın içinde bulunduğu derin keder halidir. Melankolik mizaçlı kişiler mutsuzdur. Yalnızlığı, toplumdan uzaklaşmayı ve insanlardan soyutlanmayı tercih ederler. Diğer insanlarla yakın ilişkiler içine girmekten kaçınırlar. Yaşamı boş ve anlamsız bulurlar. Keder, mutsuzluk ve değersizlik duyguları içindedirler. Melankoli depresyona dönüşebilir; depresyon, duygusal çöküntü içine girmektir. Ve ağır depresyon, kişiyi intihara sürükleyebilir. Nitekim yoğun melankoli hali yaşayan kimi şair ve yazar, intiharı tercih etmiştir.


Düşlerimin İskenderiye'sini bulamadım

“Hayatın neresinden dönülse kârdır” diyen Nilgün Marmara (1958-1987), genç yaşta ölümü tercih eden şairlerden biri. Manik depresif olan Marmara’nın yaşama tutkun olmadığı söylenir. Şairin ölümünün ardından Yazar/Şair Cezmi Ersöz, şu açıklamayı yapar:

“20’li yaşlardan itibaren intiharı düşünüyordu. Bir ara İskenderiye’ye gitti ama mutlu olamadı. Döndüğünde bana dedi ki: ‘Cezmi, düşlerimin İskenderiye’sini bulamadım.’ Yüzünde ölüm ifadesi vardı son zamanlarda. Alkol ile birlikte antidepresan alıyordu. Bahariye’de karşılaştık; yanında eşi vardı. Kulağıma ‘Cezmi çok hastayım’ dedi. Biyolojik hastalık algıladım Ama çökmüş vaziyetteydi. 3-4 ay sonra intihar etti.”

1982’de Kağan Önal ile evlenen Nilgün Marmara, üniversite eğitimini, Boğaziçi Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü'nde, Sylvia Plath üzerine yazdığı “Sylvia Plath’ın Şairliğinin İntiharı Bağlamında Analizi” isimli teziyle tamamlar.

İntihar eden şairler arasında en çok bilinenlerden biri de Sylvia Plath (1932-1963). Alman bir baba ve Amerikalı bir annenin çocuğu olarak Boston’da doğan şair, profesör babasını 1940’ta kaybeder. Aynı yıl henüz 8 yaşında olmasına rağmen ilk şiirini yayımlar. Hayatı boyunca ileri derecede manik depresif bozuklukla mücadele eder. İlk intihar girişimini burs kazanarak gittiği Smith Collage’de gerçekleştiren Plath, o yıl akıl hastanesine yatırılır. Başka bir bursla Cambridge Üniversitesi'ni kazanan şair, bu okulda şiirlerini öğrenci gazetesinde yayımlar. Yine Cambridge’de tanıştığı kendisi gibi şair olan Ted Hughes’la evlenir. İki çocuk annesi olan şair, bir gece eşi yanında yokken Londra’daki evlerinde iki çocuğunun başucuna süt ve kurabiye bıraktıktan sonra, mutfaktaki hava gazını sonuna kadar açıp kafasını içine sokarak hayatına son verir. Öte yandan Plath’ın yaşadığı kiralık evde daha önce oturan İngiliz Şair William Butler Yeats de intihar etmiştir.

Kurtuluşu intiharda gören bir diğer şair, adını pek duymadığımız Kaan İnce (1970-1992). Henüz 21 yaşında Kadıköy’de konakladığı otelin penceresinden atlayarak yaşama veda eden İnce, o gün İzdüşümü adlı eserinin yayınevi tarafından kabul edildiğini öğrenmiştir. Genç şair, 1992’de Yaşar Nabi Nayır Gençlik Ödüllerinde "dikkate değer şairler" arasında yer almıştır.

Stefan Zweig (1881-1942), Jack London (1876-1916), Ernest Hemingway (1889-1959), Sadık Hidayet (1903-1951) ve Virginia Woolf (1882-1941), ileri derecede melankolik ve psikolojik sorunları sebebiyle intihar eden şair ve yazarlardan.


Kara sevda, hüzün yahut melankoli

Melankolik kelimesi Yunanca kökenlidir. Kara sevdaya tutulmuş, kara sevdalı; hüzün veren ve hüzün belirtisi şeklinde tanımlanır. Sözlükte melankoli, insanlardan kaçınma, derin üzüntüyle kendini gösteren bir ruh durumu, kara sevda şeklinde betimlenir.

Halk arasında yalnızlığı tercih ve hüzün hali olarak bilinse de aslında psikolojik bir durumdur. Nedensiz yere depresyon hissi ve bir şeyler yapmaya duyulan isteksizlik olarak ortaya çıkar. Eskiden şizofren gibi daha ciddi ve fiziksel rahatsızlıklara dayandırılan melankoli, beraberinde belli bir kültür ve kült getirir. Günümüzde ise aşk ya da kimlik karmaşası gibi duygusal nedenlere bağlanır. Psikanalitik ekolde melankoli kelimesi ilk olarak Sigmund Freud'un 1917 yılında yayınladığı "Trauer und Melancholie" (yas ve melankoli) makalesinde yer alır.

Melankoli sadece umutsuz aşkta değil, kişinin dünyayı anlamsız bulmasının sonucunda girdiği duygusal çöküntü halidir aynı zamanda. Acılar, yoksunluklar, çaresizlikler, ölümler, katliamlar, eziyetler, esaretler, dışlanmışlıklar da kişiyi melankoliye sürükler. Ki toplumcu şairler, beşerî aşktan ziyade halkın kederlerini, yoksunluklarını hissedip onlarla empati kurdukları için kelimelere hayat verirler. "Şiir Dünyasının Yıkıcı Tanrısı" olarak bilinen büyük şair Şükrü Erbaş’ı anmak isterim burada.

Erbaş, kimi zaman dışlanmış, kederli, çaresiz, yoksul kimi zaman da korkak, bilgisiz, öylesine yaşayan insanları düşünürken girer melankoliye. Korku ve çıkar çemberi içindeki günümüz insanından dem vurur sık sık. Dünyanın güzelliklerinden, insanlıktan, dostluktan, vefadan bihaber olanlar için şu mısralar dökülür kaleminden:

“Gittikçe yalnızlaşıyorsunuz insan kardeşlerim

Ne bir ortak sevinciniz kaldı sizi çoğaltacak

Ne bir içten dostunuz var acınızı alacak

Unuttunuz nicedir paylaşmanın mutluluğunu;

Toprağı rüzgârı denizi göğü

O her zaman bir insanla anlamlı

Tükenmez bir hazine gibi kendini sunan doğayı

Unuttunuz, gömülüp günlük çıkarların

Ve ucuz korkuların kör kuyularına

Daraldıkça daraldı dünyaya açılan pencereniz.”

‘Benim Mutsuz Çocukluğum’ şiirinde şairin korkuyla kaplı kendi çocukluğunu okuruz içimiz ezilerek. Bu şiir de yine bir melankoli durumunu gün yüzüne çıkarır:

“Benim mutsuz çocukluğum, bulanık

Bir asık yüz gölgesinde titreyerek

Baba korkusuyla geçti.

Sevinç bile sert eserdi odalarda

Susmak saygı, gülmek ayıp, izinsiz

Konuşmak en büyük suçtu.

….

Sanki üzerimden yeryüzü geçti

Gövermedi gövermiyor bir türlü

Yüreğimde ezilen yaşama tutkusu”


Aşka, çocukluğa, anneye, şiire

Usta şair Haydar Ergülen’in "Keder Gibi Ödünç" şiirinde ise melankolinin kedere bürünmüş çeşitli hallerini okuruz: Aşk, ayrılık, ölüm, özlem ve yetimlik...

“....

ağacın kederi yapraklarından

aşklar yerle bir oluyor gazelden önce

yağmurun kederi mırıldandığı şeyler

ahşap hanesine bir yetim düşünce

öleceği zaman hayvanlar gibi

saklanmak istiyor ya insan

saklanacak bir yeri olmalı

aşka, çocukluğa, anneye, şiire

ve eksik ölür insan”

Onat Kutlar, ayrılığın kederiyle melankoliye düşmüştür. Ayrılığın acısıyla ölümü düşlüyordur. Kutlar’ın ‘Ayrılık’ adlı şiirinden birkaç mısra şöyle:

“Ayrılık sabahı ne kadar beyaz

Ölümün hüzünlü arkadaşı kar

Bana ütülü bir çarşaf hazırlar

Bir karanfil tam yüreğin üstünde”

Sunay Akın, ‘Çocuk ve Hüzün’ şiirinde çocuklar için hissettiği melankolik hüznü paylaşır bizimle:

“Ne zaman bir çocuk ölse

gözü evlerinde

annesinin kavurduğu

helvada

kalır

Yoksul bir çocuk görsem

yağmur altında üşüyen

köprü olmak geçer

hiç değilse

içimden

Her akşamüstü oyuncakçı

camekanından

çocuk ellerinin

izlerini

siler”


Elde var hüzün

"Yalnızsan Eğer" şiirinde Ahmet Telli de yalnız hayatın anlamsızlığını imgeler:

“Her sayfası kederle kararan

bir hüzün defterine döner günler

ve her sabah “merhaba hüzün”

“merhaba yalnızlık”

diyerek başlarsın hayata

Ama hayat bağışlamayacaktır seni

Unutma

….”

"Elde Var Hüzün" der büyük şair Attila İlhan, maziye, gençliğine özlem duyduğu melankoli anlarından birinde:

“ne meseller söylerdi mercan köz nargileler

zamanlar değişti

ayrılık girdi araya

hicrana düştük bugün

ah nerde gençliğimiz

sahilde savruluşları başıboş dalgaların

yeri göğü çınlatan tumturaklı gazeller

elde var hüzün

….”

Usta şair Turgut Uyar, insanoğlunun maruz kaldığı korku, acı, eziyet ve cinayetlere duyarsız kalınmaması gerektiğini vurgular "Biraz Daha" şiirinde. O etkileyici dizeleri okurken yaşanan katliamlar gözümüzde canlanır ve içimiz ürperir:

“....

Ne kadar hüzün geçmişse dünyadan

Ne kadar acı geçmişse yaşayacağız

Hepsini yeniden, bir bir dünyada

Dünyadan ve dünyayla sana sığınırım

Acılardan ve hüzünlerden değil

Kaçmalardan ve korkulardan değil

Çünkü bir güçtür sıcaklığın kollarıma

Çünkü kanları, kanları, kanları hatırlarım

Çünkü ölülerimiz toplanacaktır

Ve yüceltilecektir bir mavide

….

Ve kuytularda, dağlarda, alanlarda

Akıtılan ve akıp gelen kanlarda

Bir sabah büyük büyük ateşler yanınca

Eller temizlenecektir

Bir tören olacaktır

Ölülerimiz toplanacaktır.”

"Ağlamak"ta Özdemir Asaf, melankoliyi ağlamakla imgeler, mutsuzluk olarak betimler:

“Ağlama,

Ağlamak

Biraz öteye kaçmaktır

Ağlamak,

Hüzünle anlaşmak,

Ve kucaklaşmaktır.

...

Kişinin en kolay mutsuzluğu

Ağlamaktır, geçiştirir umutsuzluğu.”

Melankoliyi kara sevda olarak tarif eden en iyi şiirlerden biri, Cahit Sıtkı Tarancı’nın "Kara Sevda"sıdır. Müslüm Gürses’in 1991 yılında çıkardığı "Bir De Benden Dinleyin" albümünde şarkısını seslendirdiği o meşhur mısraları anımsarsınız:

“Bir kere sevdaya tutulmaya gör;

Ateşlere yandığının resmidir.

Aşık dediğin, Mecnun misali kör;

Ne bilsin alemde ne mevsimidir.

….

Bir köşeye mahzun çekilen için,

Yemekten içmekten kesilen için,

Sensiz uykuyu haram bilen için,

Ayrılık ölümün diğer ismidir”

Usta şair Hilmi Yavuz’un hüzün kokan mısralarından belki de en etkileyici olanı, büyük şair "Nazım Hikmet"i andığı aynı adlı şiirdir.

“hüzün ki en çok yakışandır bize

belki de en çok anladığımız”

dizeleriyle başlayan ve biten şiirde, Nazım’ın esaret hayatı ve sürgününden duyduğu acının içine çeker bizi Üstad. Hüznü en çok sevdaya yakıştırır. Ki bu sevda yalnızca sevgiliye değil, bağlanılan ülkü, dava yahut ideolojiye de duyulur:

“....

biz, ey sürgünlerin Nazımı derken

tutkulu, sevecen ve yalnız

gerek acının teleğinden ve gerek

lacivert gergefinde gecelerin

şiiri bir kuş gibi örerek

halkımız, gülün sesini savurup

bir türkünün kekiğinden tüterken

der ki, böyle yazılır sevdamız

….”


Hoş geldiniz, neredeydiniz ey sevgili hüzün

Bu yazıda Sabahattin Ali’nin ünlü "Melankoli" şiirinden söz etmemek olmaz. Şiirde yer alan imgelem, betimleme ve anlatım adeta melankolinin beden bulmuş hali gibidir. Bahsettiğim mısraların bestesini senelerce Nükhet Duru’dan dinledik:

“Beni en güzel günümde

Sebepsiz bir keder alır.

Bütün ömrümün beynimde

Acı bir tortusu kalır.

Anlayamam kederimi

Bir ateş yakar derimi

İçim dar bulur yerimi

Gönlüm dağlarda bunalır.

Ne kış, ne yazı isterim

Ne bir dost yüzü isterim

Hafif bir sızı isterim

Ağrılar, sancılar gelir.

Yanıma düşer kollarım

Görünmez olur yollarım

En sevgili emellerim

Önüme ölü serilir.

Ne bir dost, ne bir sevgili

Dünyadan uzak bir deli…

Beni sarar melankoli:

Kafamın içersi ölür.”

Ve Sezen Aksu... "Hoşgeldin Hüzün" şiirinde melankolinin içine çeker bizleri gönüllü olarak. Kendini "zırdeli" olarak tabir eden melankolik bir aşık vardır karşımızda. Emel Müftüoğlu zarif sesiyle ne kadar da güzel söyler aynı adlı şarkıyı. O isyankâr dizelerde gezinelim şimdi kulağımızda naif tınısıyla...

“Hoşgeldiniz, nerdeydiniz ey sevgili hüzün

Anladım o çekmecede gizliydiniz

Hoşgeldiniz kâğıdınız kırık kaleminiz

Hadi yazalım biz hazırız

Dayan kalbim dayan

İçine çevir gözünü

Ne olur daha derinlere dal senindir aşk

Uyan geceden uyan

Güneşi çağır gününe

Acıyı tütün basıp dindir

Yeminim var yine unutacağım

Bu yüreği yeniden uçuracağım

Ayrılığı aşk ile vuracağım

Bana iyi bak ben zırdeliyim”


Hüzün yüklü birkaç mısra bitirsin melankoli yolculuğumuzu:

içimde bitmeyen bir yolculuk

hüzün yükleniyorum bizden giderken

saklanmak mümkün mü kendinden?


ÇAĞLA GÖKSEL ÇAKIR

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder